|
Tweet | Tarih: 26-05-2026 14:46 |
Hazır bayramda rotayı Karadeniz’e, insanın köklerini hâlâ toprağın altında hissedebildiği topraklara çevirmişken, bağ kurmanın ne zaman bu kadar zorlaştığını düşünmeden edemedim. Katedilen yollar yalnızca coğrafyayı değiştirmiyor; insanın içindeki sessiz soruların sesini de yükseltiyor.
İnsanın gerçekten döndüğünü hissettiği an, çoğu zaman vardığı an olmuyor. Elini uzun zamandır çevirmediği bir kapının koluna uzattığında geliyor o his. O tanıdık serinlikte.
İçeri adımını atıyorsun.
Ve fark ediyorsun; senden habersiz yaşlanmamış hiçbir şey.
Beklemeyi öğrenmişler. Siz yokken üzerlerine biraz toz bırakmış zaman; biraz da sanki “madem geldin, hadi benimle de ilgilen” der gibi küçük küçük uğraşlar biriktirmişler.
Kapıyı aralık bırakıyorsun.
Pencereyi açıyorsun.
İçeri yalnız hava değil, bir zaman giriyor sanki.
Bir örtüyü kaldırıyorsun; aklına çocukluğundan bir sahne düşüyor.
Bir sandalye eski yerine çekiliyor, sanki biri birazdan gelip oturacakmış gibi.
Mutfakta başlayan küçük bir hareket, evin bütün sessizliğini değiştiriyor.
İşte o an çarpıyor insana.
Bu evler yalnızca eşya saklamıyor.
İnsan biriktiriyor.
Ses biriktiriyor.
Telaş.
Kahkaha.
Mutfaktan yükselen o tanıdık tatlı telaşlı sesler.
Ve bayram geldiğinde sanki bütün bu sesleri yeniden eve toplamak istiyor.
Siz geldiniz, diyor.
Peki ya diğerleri?
Bu evler hâlâ bayramı eskisi gibi karşılıyor.
Ama insanlar, o eski heyecanı valizlerine koyup başka planlara götürüyor sanki.
Burada zaman insana başka türlü davranıyor.
Saat omzuna yapışıp dürtmüyor.
Bir yerlere yetişmeni istemiyor.
Boşluk görünce hemen doldurmaya kalkmıyor.
Yağmur yağınca plan bozulmuş gibi hissettirmiyor.
Tam tersine, sanki dünya olması gereken ritmine kavuşuyor.
Sis çöktüğünde manzara eksilmiyor; yalnızca biraz daha şiirli hale geliyor.
Ve insan, üzerine düşen damlalardan kaçmak yerine biraz daha altında kalmak istiyor.
Belki de mesele tam burada.
Sessizlik kimine huzur, kimine eksiklik gibi geliyor.
Benim kalbim hâlâ başka tarafta.
Bir verandada oturup yağmur dinlemenin,
çayın ikinci demine kalmanın,
aynı hikâyeyi yeniden dinlemenin,
sisli bir sabaha yürüyerek karışmanın insana iyi geldiğini düşünenlerdenim.
Galiba asıl meselem, bayramın tarih olarak gelmesi ama duygu olarak herkesin başka yerlere dağılmış olması. Belki de derdim bayramla değil; bayram geldiğinde aynı havaya heveslenen insan sayısının azalmasıyla.
Kimse kusursuz aile tabloları çizmiyordu elbette.
Kırgınlıklar da vardı.
Küçük söylenmeler de.
Ama yine de gelinirdi.
Çünkü bayram, “canım isterse uğrarım” meselesi değildi.
Birlikte olmanın bahanesiydi.
Şimdi ise aynı çatı altında bile herkes başka bir ritimde.
Fiziken burada.
Aklı başka yerde.
“Burada sıkılır mıyız?”
“Yakında gezilecek bir yer yok mu?”
“Başka ne yapacağız?”
Bu sorular her seferinde bende aynı boşluğu bırakıyor.
Çünkü bazen insan, başka bir yere gitmek değil; o anı dondurup zaman biraz geriye aksın istiyor.
Bir sofrada gereksizce uzun oturmak.
Kimsenin acele etmediği bir kahvaltıya yayılmak.
Hiçbir yere yetişmiyor olmanın suçluluk yaratmadığı birkaç saat geçirmek.
Bayram benim için hep biraz bunu ifade etti.
Hızla tüketilecek bir tatil değil; birlikte eskitilecek bir zaman.
Bayram geldiğinde yeniden açılan o kapılar bize sitem etmekte haksız değil.
Biz ne çok şeyi ihmal ederek yaşıyoruz.
Sadece evleri değil.
Birbirimizi de.
Bu bayram Karadeniz’in sisine bakarken içimden geçen cümle şuydu:
Kökler gerçekten yerinde.
Ama dallar, birbirine uzanmayı unutmuş gibi.