|
Tweet |
Türkiye’de ekonomi tartışmaları uzun süredir yanlış bir eksende dönüyor.
Her kriz döneminde aynı sahne kuruluyor: Asgari ücret konuşuluyor, zam oranları açıklanıyor, alkışlar geliyor, birkaç ay sonra aynı hüsran tekrar yaşanıyor. Sorun çözülmüş gibi yapılıyor ama gerçekte sadece erteleniyor.
Şunu açıkça söylemek gerekiyor:
Asgari ücret artışı bir ekonomi politikası değildir.
Bir sosyal zorunluluk olabilir, bir geçici rahatlama sağlayabilir ama üretim yapısı değişmeden kalıcı refah üretmez. Asgari ücret bir milyon olsa bile, bu ancak bir aylık çözümdür. Sonrasında enflasyon devreye girer, fiyatlar ayarlanır, satın alma gücü yeniden erir. Ve toplum tekrar aynı noktaya döner.
Çünkü mesele maaşın rakamı değil, o maaşı ödeyen ekonomik düzenin niteliğidir.
Türkiye bugün düşük katma değerli üretim yapıp, yüksek katma değerli bir hayat yaşamaya çalışıyor. Aradaki farkı borçla, kurla, enflasyonla kapatıyor. Bu sürdürülebilir değil. Üreten değil, tüketen; tasarlayan değil, montaj yapan; markalaşan değil, ham madde satan bir ekonomiyle refah inşa edilemez.
Sendikalar sadece ücret istiyor.
Siyaset sadece dağıtmayı seviyor.
İş dünyası risk almak yerine korunmayı tercih ediyor.
Muhalefet ise meseleyi seçim cümlelerine indiriyor.
Oysa kimse şu soruya cesaretle cevap vermiyor:
Bu ülke ne üretecek, ne satacak, hangi alanda söz sahibi olacak?
Kapitalist sistem “sermaye kutsaldır” dedi, insanı araçlaştırdı.
Komünist sistem “emek kutsaldır” dedi, üretimi kilitledi.
Her iki model de insanı merkeze alamadı; sistemi merkeze aldı. Bugün dünya bu iki uç modelin ürettiği sorunlarla boğuşuyor.
Türkiye’nin ihtiyacı ithal ideolojiler değil; yerli, gerçekçi ve ahlaki bir üretim aklıdır.
Bu aklın merkezinde üç temel alan vardır: Enerji, tarım ve teknoloji.
Enerjide dışa bağımlı olan bir ülke, ekonomide de bağımlıdır. Türkiye enerji tüketiyor ama teknolojisini üretmiyor. Paneli, türbini, bataryayı ithal ediyor; faturayı ise gelecek nesillere kesiyor. Enerjide fiyat alan değil, teknoloji üreten ülke olmadan cari açık da enflasyon da bitmez.
Tarımda tablo daha da ibretliktir. Türkiye toprağı olan ama çiftçisi yoksul bir ülkedir. Çünkü tarımı hâlâ sadece tarladan ibaret sanıyoruz. Oysa tarım kazancı; işleme, paketleme, marka, lojistik ve ihracat zincirinde oluşur. Buğday ekiyoruz, unu başkası satıyor. Domates yetiştiriyoruz, markayı başkası koyuyor. Çiftçi kazanamıyor, tüketici pahalı yiyor. Kazanan yine aradaki sistem oluyor.
Teknolojide ise tüketici olmayı ilerleme sanıyoruz. Yazılımı lisanslıyoruz, uygulamayı indiriyoruz, veriyi dışarıda tutuyoruz. Sonra gençler neden gidiyor diye soruyoruz. Çünkü bu ülkede üretmek zor, kopyalamak kolay; risk almak cezalandırılıyor, özgünlük korunmuyor.
Bütün bunların üstüne bir de küresel gerçeklik var:
Biz hâlâ emperyalist Batı korkusuyla oyalanırken, Çin geliyor.
Ama tankla, topla değil.
Krediyle, altyapıyla, tedarik zinciriyle, pazar hâkimiyetiyle geliyor.
Çin bayrak dikmiyor; bağımlılık kuruyor.
İşgal etmiyor; borçlandırıyor.
Savaş açmıyor; sanayileri çökertiyor.
Ucuz ürün aldığımızı sanırken, kendi sanayimizi kapatıyoruz. Kendi işçimizi işsiz bırakıyoruz. Bu bir komplo değil; çıplak ekonomik gerçekliktir.
Ve burada çok kritik bir nokta var:
Bu sorun sadece hükümetin çözeceği bir sorun değildir.
Muhalefet, sendikalar, iş dünyası, sivil toplum…
Herkesin taşın altına elini koyması gerekiyor.
Bu bir parti meselesi değil, Türkiye meselesidir.
Bu bir ekonomik tercih değil, beka sorunudur.
Eğer Türkiye;
-sermayesini ortak hedeflerde birleştirmezse,
-üretim konsorsiyumları kurmazsa,
-sendikaları verimliliğin ortağı yapmazsa,
-hukuku güven veren bir zemine oturtmazsa,
-liyakati sözde değil, gerçekte uygulatmazsa
ülke var olur ama ekonomi başkasının uzantısı hâline gelir.
Son söz şudur:
Ücretle oyalanan toplumlar günü kurtarır, geleceği kaybeder.
Ekonomi ise günü değil, gelecek nesilleri ister.
Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir zam değil;
yeni bir üretim zihniyeti, yeni bir toplumsal sözleşme ve ortak bir hedeftir.
Aksi hâlde asgari ücreti ne kadar artırırsak artıralım,
fatura hep aynı yere çıkar:
Yine hüsran, yine hüsran.