|
Tweet | Tarih: 20-02-2025 20:42 |
Varoluş kavramı, Antik Yunan’dan günümüze kadar gelmiştir. Bazı kavramlar gerçek olmasa da gerçekliği niteleyebilecek değerde olabilir. Bu tür eserler, insanı, doğayı ve evreni anlama; olayları açıklayabilme ve aydınlatma yöntemlerine dayanır.
La Jetée, biçimsel ve deneysel olarak varlığı, sonsuz döngüselliği içinde ele alan; kendini sorgulamayı öğreten; belki de hafızanın insana hatırlatmayı sağlayan büyük bir etkisi olduğunu gösteren bir kavram olarak değerlendirilebilir. Çünkü bir şeyi hayal etmek, onun var olabileceğini ve var olduğunu iddia etmek demektir. Aslında insan, var olacağına inandığı şeyleri hayal eder. 1962’de çekilen La Jetée, tematik katmanlarıyla zamanın döngüsel yapısını, eşsiz fotoğraf kareleriyle simgelemiş; aşkı, insanlığı, bilimi ve bazen de çaresizliği ele almıştır.
Birçok biçim ve ifadeyle varlığa işaret eden bu yapım, akılsal ve düşünsel bir bakış açısıyla sofistlerin insan merkezli felsefesini yansıtır. Sofistler, var olanların var olduğunu, olmayanların ise var olmadığını öne sürerler. Ana karakterin çocukluk yıllarında bir adamın öldürülmesi, olay örgüsünü tamamen değiştirir. Belki de burada anlatılmak istenen asıl mesaj, kişilerin yüzleşmesi gerektiğidir. Sokrates’in doğru bilgi ve varlık anlayışı, insanın temel ihtiyaçlarını belirlediği gibi, hafızanın gücünü ve insanlık üzerindeki derin etkisini de vurgular.
Terry Gilliam’ın 1995 yapımı 12 Monkeys filmi, La Jetée’nin uzun metrajlı bir bilim kurgu versiyonu olarak değerlendirilebilir. Film, zamanın akışının sabit olduğunu ve olayların gelişimiyle kaderin değişmeyeceğini savunur. Dünya, var olma bilgisi üzerine kurulu bir düzen içerisindedir; medeniyetler gelip geçse de zamanın yasası değişmez. Karakterlerin yeri değişebilir fakat kaderin hükmü geçersizdir.
Filmde zaman yolculuğunun simgesi olan cihazlar ve gözlükler, ana karakterin çocukluk travmasıyla bağlantılıdır ve güçlü bir hafızaya sahip olduğuna işaret eder. Kadın figürünün varlığı, feminist düşüncenin bir yansıması olarak ele alınabilir ve belki de somut bir kurtuluş umudunu temsil eder. Filmde geçen havaalanı, ölümün mekânsal bir çerçevesini sunarak döngüsel bir anlatım oluşturur. Kadının varlığı, filmin çözümlemesinde önemli bir ipucu olarak değerlendirilebilir.
La Jetée, dramatik ve zamansız etkisiyle, siyah-beyaz karelerden oluşan bir yolculuğu anlatır. "İskele" kelimesi, metaforik olarak bir geçiş noktasını, bir yol ayrımını simgeler; aynı zamanda uçak ile dünya arasındaki bağlantıyı ifade eder. Filmde kullanılan tonlar ve metaforlar, belirsizliği vurgular; bu da hayaletimsi bir atmosfer yaratarak "tayf" kavramını, yani ruhların geçişini çağrıştırabilir.
1960’ların bilim kurgu sineması, teknolojik kısıtlamalar nedeniyle distopik bir atmosfer yaratıyordu. La Jetée, fotoğraf kareleriyle, duygusal yoğunluğuyla ve görsel tercihleriyle post-apokaliptik dünyanın kasvetli yanını yansıtır. Post-apokaliptik anlatılar, genellikle felaketler, teknolojik çöküşler, nükleer savaşlar ve insanlığın hayatta kalma mücadelesini ele alır. Bu tür filmler, hem psikolojik hem de fiziksel olarak toplumları etkileyen bir çöküş sürecini işler.
Filmde çocuğun yaptığı deney, aslında kendini arayışını simgeler. Zaman yolculuğu esnasında, geçmişte kadının yüzünü ve adamın kapalı gözlerini saplantılı bir şekilde sahneleyen bölümler, karakterlerin bilinçaltındaki güçlü duygulara işaret eder. Bu anlatım, hafızanın gücünü ve zaman içinde yaşanan olayların kaçınılmaz olduğunu izleyiciye aktarmaktadır.
Ayşenur TOKSÖZ