beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan sefaköy escort beylikdüzü escort seks hikayesi sex hikayesi beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bahçeşehir escort esenyurt escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort alanya escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayanlar beylikdüzü escort beylikdüzü escort
Bugun...



Allah’ı İnkâr Mümkün Müdür?


facebook-paylas
Tarih: 08-10-2026 02:48

Allah’ı İnkâr Mümkün Müdür?

İnsan, reddettiği bir düşünceden gerçekten kurtulmuş olur mu?

Allah’a inanmadığını söylemek mümkündür. Fakat bu hüküm verildiği anda ölüm, ahlâk, varlığın kaynağı, hayatın gayesi ve insanın kendisini neye karşı sorumlu sayacağı gibi meseleler ortadan kalkmaz. Yalnızca başka cevaplar gerektirir.

Filibeli Ahmed Hilmi’nin Allah’ı İnkâr Mümkün Müdür? adlı eserinin bugün hâlâ düşündürücü olan tarafı da başlığında saklıdır. Aradan geçen zamanda insanın bilgisi olağanüstü ölçüde genişledi. Beynin faaliyetlerini görüntülüyor, genetik kodu okuyabiliyor, milyarlarca yıl önce yayılan ışığı ölçebiliyoruz. Buna rağmen insanın elindeki verinin çoğalması, varoluş hakkındaki bütün sorularını bilimsel problemlere dönüştürmedi.

Çünkü mekanizma ile nihai gerekçe aynı şey değildir.

Bilim, bir hadisenin hangi şartlarda ve hangi süreçlerle meydana geldiğini araştırır. Bu yöntem sayesinde tabiat hakkında son derece güvenilir bilgiler elde ederiz. Fakat “Niçin herhangi bir şey var?”, “Ahlaki bir hükmü bağlayıcı yapan nedir?” veya “Hayatın nesnel bir gayesi bulunuyor mu?” diye sorduğumuzda deneysel yöntemin dışına taşan felsefi bir alana gireriz.

Burada iki hata mümkündür. İlki, bilimin yöntemsel sınırlarını bilimin eksikliği saymaktır. İkincisi ise henüz açıklanamayan her olayı Allah ile açıklamaya çalışmaktır.

İkincisi özellikle inanç açısından tehlikelidir.

Çünkü Allah, bilgisizliğimizin bıraktığı boşlukların adı yapılırsa, her bilimsel ilerleme o boşluğu biraz daha daraltır. Oysa teizmin temel iddiası, Tanrı’nın evrendeki bilinmeyen olaylardan biri olduğu değildir; varlığın bütünü için nihai bir açıklama sunduğudur.

Dolayısıyla asıl soru “Bilimin açıklayamadığı yerde Allah var mıdır?” değil, daha temeldedir:

Gerçekliğin tamamını hangi düşünsel çerçeve içinde anlamlandırıyoruz?

Bu soruya inançsız düşüncenin de ciddi cevapları vardır. Natüralizmden hümanizme, varoluşçuluktan seküler ahlâk teorilerine kadar geniş bir felsefi literatür bulunmaktadır. Bu nedenle inanmayan kişiyi “yeterince düşünmemiş”, “ahlâken problemli” veya “hesap vermekten kaçan” biri olarak tarif etmek, onun fikrini tartışmak yerine kişiliği hakkında hüküm vermektir.

Aynı eleştirel ölçü inanan için de kullanılmalıdır.

İnsanların çoğu dünya görüşünü sıfırdan inşa etmez. İçine doğduğumuz aile, kültür, eğitim, sosyal çevre ve yaşadığımız tecrübeler hangi soruları önemli bulduğumuzu, hatta bazen hangi cevapları makul gördüğümüzü etkiler. Dini kanaatler de bu insani zeminin dışında oluşmaz.

İnsan zihni yalnızca doğru bilgiyi arayan tarafsız bir hesap makinesi değildir. Aynı zamanda tutarlılık, güvenlik ve süreklilik arayan bir sistemdir. Bu iki eğilim zaman zaman çatışabilir.

Kişi yıllardır benimsediği kanaatle uyuşmayan güçlü bir bilgiyle karşılaştığında bilişsel uyumsuzluk yaşayabilir. Önünde iki yol vardır: Ya görüşünü yeniden değerlendirecek ya da rahatsızlığı azaltacak bir gerekçe geliştirecektir.

Bu yüzden insan bazen karşısındaki delili zayıf olduğu için değil, mevcut benlik tasarımını tehdit ettiği için reddedebilir.

Bu ihtimal dindar için de inançsız için de geçerlidir.

Buradan kişilerin niyetleri hakkında hüküm çıkarılamaz. Psikoloji bir inancın hangi zihinsel süreçlerle şekillenebileceğini inceleyebilir; fakat o inancın metafizik bakımdan doğru olup olmadığına tek başına karar veremez.

Allah inancının bir insana güven vermesi, Allah’ın yalnızca psikolojik bir ihtiyaç olduğunu kanıtlamaz. Bir kişinin dine karşı öfkesinin geçmiş deneyimleriyle ilişkili olması da onun felsefi itirazlarını geçersiz kılmaz.

Bir fikrin kökenini açıklamakla doğruluk değerini belirlemek aynı işlem değildir.

Aksi hâlde düşünceleri tartışmak yerine birbirimizi psikolojik olarak çözümlemeye çalışırız.

Kesinlik ihtiyacı ile hakikat arayışı her zaman aynı yönde ilerlemez.

Kontrol edemediğimiz ihtimaller kaygıyı artırabilir. Bu nedenle kişi bazen en doğru cevabı değil, kendisini en çabuk rahatlatan cevabı benimsemeye yatkın hâle gelebilir. İnanç da inkâr da bazı kişilerde böyle bir kesinlik işlevi görebilir.

Hangi konuda bilgi sahibi olduğumuzu, hangi konuda yalnızca kanaat taşıdığımızı ve nerede “bilmiyorum” dememiz gerektiğini ayırt edilmelidir.

Masum bir çocuğun hastalığı, savaşta öldürülen siviller, afetlerde kaybedilen hayatlar, hiçbir karşılık görmeden sürdürülen zulüm... Mutlak kudret ve merhamet sahibi bir Allah düşüncesiyle bunların nasıl bağdaştırılacağı din felsefesinin en ciddi problemlerindendir.

Teist düşünce tarih boyunca özgür irade, insan bilgisinin sınırlılığı, ahlaki gelişim ve dünya hayatının mahiyeti üzerinden çeşitli cevaplar üretmiştir. Fakat hiçbir açıklama, acı çeken insanın tecrübesini birkaç cümleyle hükümsüz kılamaz. “Allah bilir” inanan kişi için anlamlı bir teslimiyet olabilir; felsefi tartışmada ise ayrıca gerekçelendirilmesi gerekir.

Bundan bağımsız başka bir problem de seküler ahlâk felsefesinin önündedir: Ahlaki hükümlerimizin statüsü.

“Bir insana sırf güçsüz olduğu için işkence etmek yanlıştır” dediğimizde yalnızca kişisel hoşnutsuzluğumuzu mu bildiriyoruz, yoksa bizden bağımsız bir ahlaki doğruluk iddiasında mı bulunuyoruz?

Bu sorunun Tanrı inancını zorunlu kılan tek bir cevabı yoktur. Dolayısıyla mesele, inançsız bir insanın ahlaklı olup olamayacağı değildir. Elbette olabilir. Asıl tartışma, ahlaki yükümlülüklerin hangi zeminde bağlayıcılık kazandığıdır.

Dini kimlik de ahlaki olgunluğun garantisi değildir.

Bir insan ibadetlerini yerine getirirken başkasının hakkını yiyebilir; kutsal kavramları sıkça kullanırken yakınındakileri incitebilir. Buna karşılık herhangi bir dine mensup olmayan biri son derece dürüst ve merhametli yaşayabilir.

Kişi kendisini “iyi ve inançlı bir insan” olarak görürken çıkarı uğruna haksızlık yaptığında benlik algısıyla davranışı arasında çatışma meydana gelir. İnsan bu gerilimi davranışını düzelterek giderebileceği gibi mazeret üreterek de azaltabilir:

Mecbur kaldığını söyler.

Herkesin aynı şeyi yaptığını düşünür.

Karşısındakinin bunu hak ettiğine kendisini ikna eder.

Niyetinin kötü olmadığını öne çıkarır.

Böylece insan bazen davranışını inancına göre değiştirmek yerine, inancının yorumunu davranışına göre yeniden düzenler.

Bu nokta, din psikolojisinin en önemli meselelerinden biridir. Çünkü kişi Allah’ın varlığını teorik olarak kabul ederken, bu kabulün kendi menfaatine dokunan sonuçlarını gündelik hayatından çıkarabilir.

İnkâr böylece yalnızca “Allah yoktur” cümlesinde aranamaz. İnsan bazen diliyle kabul ettiği bir değeri yaşayışında etkisizleştirebilir.

Din psikolojisinin bir başka hassas alanı da Tanrı tasavvurudur.

İnsan yalnızca “Allah var mı?” sorusuna cevap vermez; nasıl bir Allah tasavvuruna sahip olduğunu da zaman içinde şekillendirir. Güven, otorite, bağlanma, korunma, suçluluk ve cezalandırılma deneyimleri bu tasavvurla çeşitli biçimlerde ilişkilenebilir. Ancak buradan basit nedensellikler çıkarmak doğru değildir. Çocukluk tecrübesi, tek başına bir insanın inancını açıklamaz.

Allah’a inanmakla, zihnimizde oluşturduğumuz Allah tasavvurunu mutlaklaştırmak aynı şey değildir.

İnsan bazen kendi korkularını Tanrı’ya atfedebilir; bazen arzularına dini gerekçe bulabilir; bazen de vicdanının sesini ilahi hüküm zannedebilir. Bu nedenle dini olgunluk yalnızca inancı korumayı değil, Tanrı hakkındaki kendi tasavvurunu da sorgulayabilmeyi gerektirir.

Belki Filibeli Ahmed Hilmi’nin bir asır önce başlığa taşıdığı soruyu bugün burada tersinden sormak gerekiyor:

Allah’ı inkâr etmek mümkünse, Allah’a gerçekten inanmak ne demektir?

Yalnızca bir önermeyi doğru kabul etmek yeterli midir?

İnancın davranışta hiçbir bedeli yoksa, insanın karakterine ne ölçüde ulaşmıştır?

Allah’a inandığını söyleyen kişinin asıl sınavı, bu cümleyi kurduğu anda değil; çıkarıyla ilkesi karşı karşıya geldiğinde başlar. Kimsenin görmediği yerde haksızlıktan vazgeçebilmek, güç sahibi olduğunda kendisine sınır koyabilmek, yanıldığında benliğini savunmak yerine hatasını kabul edebilmek, dini iddianın ahlaki karşılığını görünür kılar.

Bu nedenle Allah meselesi yalnızca gökyüzü hakkında değildir.

İnsanın kendisi hakkındadır da.

İnanan da inanmayan da kendi kanaatini sorgulama sorumluluğundan muaf değildir. Zihinsel dürüstlük, sürekli şüphe etmek anlamına gelmez; bir hükme ulaşırken hangi gerekçelere dayandığımızı ve hangi psikolojik ihtiyaçların muhakememize karışabileceğini fark edebilmektir.

Belki bu nedenle Allah’ı İnkâr Mümkün Müdür? sorusunun en verimli tarafı, bizi kesin bir cevaba aceleyle ulaştırması değil, cevap verirken kendimizi de incelemeye mecbur bırakmasıdır.

Çünkü insan Allah hakkında hüküm verirken yalnızca Tanrı tasavvurunu ortaya koymaz; nasıl bildiğini, neyi delil saydığını ve hangi belirsizliğe ne kadar dayanabildiğini de gösterir.

Bu yüzden sonunda geriye yalnızca “Neye inanıyorum?” sorusu kalmaz.

Daha zor bir soru kalır:

İnandığım şeyi neden doğru kabul ediyorum?




Bu haber 7 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER GÜNDEM Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR
HABER ARŞİVİ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI