|
Tweet | Tarih: 14-10-2026 04:41 |
İnsanın hayatında öyle bir gün gelir ki, o sabah uyandığında dünyanın artık eskisi gibi olmayacağını henüz bilmez. Güneş yine doğar, sokaklar kalabalıklaşır, insanlar işlerine yetişir. Bir evin mutfağında çay kaynar, duvardaki saat hiç durmadan ilerler. Her şey olağan görünür. Oysa bir yerlerde bir çocuk, bir daha asla duyamayacağı bir sese son kez kulak vermektedir.
Belki annesi o sabah saçlarını okşamıştır. Belki babası evden çıkarken her zamanki gibi arkasına dönüp bakmıştır. Belki birlikte yenilen son kahvaltıda kimse bunun son kahvaltı olduğunu bilmemiştir.
Ölümün en acımasız tarafı da bu: İnsana son kez yaşadığı anların son olduğunu çoğu zaman söylemiyor.
Sonra bir telefon çalar. Bir haber gelir. Bir hastane koridorunda bekleyiş sona erer. Bir kapı kapanır. Ve insanın hayatı, o haberden önce ve sonra olmak üzere ikiye ayrılır.
O günden itibaren evin bütün eşyaları aynı yerde durur. Perdeler değişmez, duvarlar yıkılmaz, masa yerinden oynatılmaz. Fakat ev, artık eskiden yaşadığınız ev değildir.
Çünkü bir sandalye boşalmıştır.
Üstelik o sandalyenin boşluğu yalnızca yemek saatlerinde hissedilmez. Sabah uyandığınızda, akşam eve döndüğünüzde, güzel bir haber aldığınızda, hastalandığınızda, birine içtenlikle sarılmak istediğinizde yeniden karşınıza çıkar.
Bir zamanlar evin içinde dolaşan sesler, artık yalnızca hafızanızda yaşamaktadır.
Annenizin mutfaktan seslenişini hatırlarsınız. Babanızın kapıyı açarken çıkardığı sesi… Birlikte oturduğunuz akşamları, bazen gereksiz yere uzayan konuşmaları, belki de o zamanlar önemsemediğiniz küçük alışkanlıkları…
İnsan yıllar sonra fark eder ki, hayatının en mutlu günleri bazen mutluluğun ne olduğunu düşünmediği günlermiş.
Bir sofrada herkesin bulunmasıymış mesela.
Annenizin “Yemeğini yedin mi?” diye sormasıymış.
Babanızın hiçbir şey söylemeden yanınıza oturmasıymış.
Bir evde sizi merak eden insanların yaşadığını bilmekmiş.
Ne kadar sıradanmış bütün bunlar…
Ve meğer ne kadar paha biçilemezmiş!
Ben annemi de kaybettim, babamı da.
İki ayrı tarihte, iki ayrı vedayla, hayatımın geri kalanında yerlerini hiç kimsenin alamayacağı iki insanı toprağa verdim.
Babamı kaybettiğimde henüz hayatın başındaydım. Söylemek istediğim birçok şeyi söyleyemeden, birlikte yaşayabileceğimiz nice günü yaşayamadan ayrıldık.
Sonra yıllar geçti.
İnsan büyüyor. Hayata karışıyor. Çalışıyor, mücadele ediyor, bazen yeniliyor, yeniden ayağa kalkıyor. Dışarıdan bakıldığında her şey yolunda görünebiliyor. Fakat içindeki çocuk, bir köşede babasının geri dönmeyeceğini bilerek yaşamaya devam ediyor.
Derken annemi de kaybettim.
İşte o zaman insanın dünyada tek başına kalmasının, çevresinde hiç kimsenin bulunmamasından çok daha farklı bir şey olduğunu anladım.
Dostlarınız olabilir. Sizi seven insanlar bulunabilir. Telefonunuz çalabilir, kapınız ziyaretçilerle dolabilir.
Ama annenizin sesini aradığınızda hiçbirinin sesi ona benzemez.
Babanızın yüzünü görmek istediğinizde hiçbir fotoğraf canlı bir bakışın yerini tutmaz.
Ve gecenin bir saatinde içiniz daraldığında, artık arayamayacağınız iki insanın varlığını bütün ağırlığıyla hissedersiniz.
Bazen düşünüyorum…
Annem şimdi hayatta olsaydı, kapıyı açtığımda bana nasıl bakardı?
Yüzümdeki yorgunluğu fark eder miydi?
Hiçbir şey anlatmasam da bir derdim olduğunu anlar mıydı?
Belki mutfağa gider, bana bir bardak çay koyardı. Belki her zamanki sorularını sorardı. Belki de yalnızca karşıma oturur, konuşmamı beklerdi.
Ben ise hiçbir yere yetişmeye çalışmazdım.
Telefonuma bakmazdım.
Saati umursamazdım.
Çünkü artık biliyorum ki insanın hayatında bazı dakikalar vardır; bütün bir ömrü verseniz yeniden satın alamazsınız.
Babam hayatta olsaydı…
Onunla uzun uzun konuşmak isterdim. Yıllar içinde yaşadıklarımı, öğrendiklerimi, karşılaştığım insanları anlatırdım. Belki çocukluğumdan bir hatırayı hatırlatır, birlikte gülerdik.
Sonra birden susardım.
Çünkü bazen insan, sevdiği birinin karşısında otururken konuşmaya bile ihtiyaç duymaz.
Varlığı yeter.
Şimdi ise o iki insanın yanına gidebilmek için bir mezarlığın yolunu tutmam gerekiyor.
Ne acı…
Bir zamanlar annemi görmek için eve giderdim. Şimdi mezarına.
Babamın sesini duymak için yanına otururdum. Şimdi adının yazılı olduğu taşın karşısına.
Eskiden kapılarını çalardım.
Şimdi toprağın başında bekliyorum.
Mezarlığa gittiğimde bazen söyleyecek o kadar çok şeyim oluyor ki, nereden başlayacağımı bilemiyorum. Hayatımda değişenleri, karşılaştığım güçlükleri, yazdığım yazıları, kurduğum hayalleri anlatmak istiyorum.
Sonra aklıma bir şey geliyor.
Anlatsam da cevap veremeyecekler.
İşte o an, insanın boğazında hiçbir kelimenin geçemediği bir düğüm oluşuyor.
Bir zamanlar “Anne!” dediğimde cevap veren insan, şimdi ne kadar seslensem de karşılık veremeyecek.
“Baba!” dediğimde dönüp yüzüme bakan insan, artık gözlerimin içine bakamayacak.
İnsan bazen ölümün ne olduğunu mezar taşından değil, bir daha cevap alamayacağı hâlde konuşmak istemesinden anlıyor.
Oysa toplumda anne babasını kaybeden insanlara ne kadar kolay cümleler kuruyoruz.
“Hayat devam ediyor.”
“Güçlü olmalısın.”
“Zamanla alışırsın.”
Evet, hayat devam ediyor. İnsan zamanla kaybının gerçekliğini kabul edebiliyor, yasını yaşamının bir parçası hâline getirebiliyor.
Psikolojide yas, yalnızca ölümün ardından duyulan üzüntü olarak değerlendirilmez. Sevilen kişiyle kurulmuş bağın, onun fiziksel yokluğunda yeniden anlamlandırılmasını da kapsar. İnsan, kaybettiği kişinin hatıralarıyla yaşamayı öğrenirken hem geçmişteki ilişkisini korumaya hem de bugünkü hayatını sürdürebilmeye çalışır.
Bu süreç herkes için aynı biçimde ilerlemez.
Kimi insan konuşarak yas tutar. Kimi susarak. Kimi eski fotoğrafları saklar, kimi onları açmaya cesaret edemez. Bir başkası annesinin kıyafetini yıllarca dolabında tutar; çünkü o kumaşa sinmiş tanıdık bir kokunun kaybolmasından korkar.
Bütün bunlar bize şunu gösterir: Kaybedilen yalnızca bir insan değil, onunla yaşanmış benzersiz bir ilişkidir.
Özellikle çocukluk döneminde anne veya babasını kaybeden bireyler için bu deneyim, gelişimsel açıdan önemli sonuçlar doğurabilir. Güven duygusu, ayrılık kaygısı ve geleceğe ilişkin beklentiler etkilenebilir. Ancak hiçbir çocuğun hayatı, yaşadığı kayıpla peşinen belirlenmiş değildir. Şefkatli, güvenilir ve süreklilik gösteren ilişkiler, iyileşme sürecinde güçlü bir koruyucu rol oynayabilir.
Bu nedenle öksüz ve yetim çocuklardan söz ederken yalnızca onların neleri kaybettiğine değil, toplum olarak onlara neleri sunabildiğimize de bakmalıyız.
Bir çocuğun anne babasının yerini kimse bütünüyle alamayabilir. Fakat onun yeniden güvenebileceği, kendisini değerli hissedebileceği, korkularını paylaşabileceği bir hayat kurmasına yardımcı olmak mümkündür.
Bunun için yalnızca yardım kolileri, bayramlık kıyafetler ve belirli günlerde yapılan ziyaretler yeterli değildir.
Çocukların düzenli ilgiye, güvenli bakım ilişkilerine, nitelikli eğitime ve ihtiyaç duyduklarında psikolojik desteğe erişebilmeleri gerekir.
“Benim başıma bir şey gelirse kim benim için endişelenir?”
Bu sorunun cevapsız kalmaması, yalnızca ailenin değil, çocuk koruma sisteminin ve toplumun ortak sorumluluğudur.
Fakat benim bugün asıl anlatmak istediğim, bütün bu toplumsal sorumlulukların gerisinde kalan, kimsenin kolay kolay göremediği o kişisel acı.
Bir insanın annesini özlemesi…
Babasını araması…
Yıllar önce kaybettiği çocukluğuna bir akşamlığına dönebilmek istemesi…
Mesela doğum günleri.
İnsan büyüdükçe doğum günlerinin anlamı değişiyor. Bir zamanlar pasta, hediye ve kutlamalar için heyecanlanırken yıllar sonra telefonun ekranına bakıp artık aramayacak birini düşünüyorsunuz.
Herkes size iyi ki doğdun diyebiliyor.
Ama sizi dünyaya getiren annenizin sesini duyamıyorsunuz.
Oysa belki en çok onun söylemesini istiyorsunuz.
Bir bayram sabahı geliyor sonra.
Evlerde telaş başlıyor. Çocuklar hazırlanıyor, büyüklerin elleri öpülüyor. Birileri anne babasına kavuşmak için kilometrelerce yol gidiyor.
Siz de yola çıkıyorsunuz.
Ama sizin yolculuğunuzun sonunda açılacak bir ev kapısı yok.
Bir mezarlık var.
Yanınızda getirdiğiniz çiçekleri bırakıyor, dualarınızı ediyorsunuz. Bir zamanlar ellerini öptüğünüz insanların isimlerine bakıyorsunuz.
Ve insanın içine öyle bir özlem çöküyor ki, oradan ayrılmak da zor geliyor, kalmak da…
Çünkü orası sevdiğiniz insanlara yaklaşabildiğinizi hissettiğiniz bir yer olsa da onlarla yeniden yaşayabileceğiniz bir ev değil.
En acısı, dönüş yolunda başlıyor.
Arabanın kapısını kapatıyorsunuz. Mezarlık geride kalıyor. İnsanlar yine sokaklarda, hayat yine kendi akışında.
Ve siz bir kez daha onların olmadığı eve dönüyorsunuz.
Bazen bir annenin oğluna seslendiğini duyuyorum.
“Üşütme, üzerine bir şey al.”
Bazen yaşlı bir babanın çocuğuna öğüt verdiğine şahit oluyorum.
O insanların konuşmalarını dinlemek gibi bir niyetim yok. Fakat kulaklarıma çarpan birkaç kelime bile beni yıllar öncesine götürebiliyor.
Çünkü insan başkasının sahip olduğu bir yakınlığı kıskanmak zorunda değil; yalnızca kendisinin kaybettiği bir mutluluğu hatırlayıp hüzünlenebilir.
Böyle anlarda içimden hep aynı dilek geçiyor:
Keşke benim de annem bir kez daha beni merak etseydi.
Keşke babamla bir akşam daha yan yana oturabilseydim.
Biliyorum, gerçekleşmeyecek.
Fakat insan aklıyla kabul ettiği bazı gerçekleri kalbiyle her gün yeniden karşılıyor.
Anne babası hayatta olan insanlar, çoğu zaman sahip oldukları imkânın büyüklüğünü fark etmiyor.
Bir telefon konuşmasını erteliyor.
Bir ziyareti sonraki haftaya bırakıyor.
Birlikte yenilecek akşam yemeğini önemsiz görüyor.
Oysa hayatın bize ne kadar zaman tanıdığını bilmiyoruz.
Bugün annenizin sesini duyabiliyorsanız, bu sıradan bir ayrıntı değil.
Babanızın elini tutabiliyorsanız, bunun bir gün yalnızca hatıranızda kalabileceğini unutmayın.
Elbette her aile ilişkisi sevgi dolu değildir; kimse zarar gördüğü bir ilişkiyi sürdürmeye mecbur değildir. Ancak hayatınızda size güven ve şefkat veren insanlar varsa, onlarla geçirdiğiniz zamanı sonsuz sanmayın.
Ben bugün anneme bir hediye alamıyorum.
Babama yeni yazdığım bir yazıyı gösteremiyorum.
Onlarla bir fotoğraf daha çektiremiyorum.
Birlikte geçireceğimiz gelecek bir bayramı bekleyemiyorum.
Bunların hepsi artık geçmiş zamanın içinde kaldı.
Ve geçmiş, ne kadar özlerseniz özleyin, kapısını açıp içeri girebileceğiniz bir yer değil.
Yine de onların bana bıraktığı sevgiyi hayatımın dışında tutmak istemiyorum.
Yaşadığım kayıplar, başka insanların acılarını anlamak için tek başına yeterli değil.
Bir çocuk okulda arkadaşlarının anne babalarından söz ettiğini duyduğunda neler hissediyor olabilir?
Bir genç mezuniyet töreninde herkes ailesiyle fotoğraf çektirirken kimi arıyor olabilir?
Bir yetişkin önemli bir başarı kazandığında, o güzel haberi ilk vermek istediği insan artık hayatta değilse, sevincinin içinde nasıl bir hüzün taşıyor olabilir?
Bunların hiçbirine tek bir cevap verilemez.
Ama hepsi bize daha dikkatli, daha anlayışlı ve daha sorumlu olmayı hatırlatır.
Bir çocuğun hayatında güvenilir bir yetişkin olmak, bazen ona büyük imkânlar sunmaktan daha kalıcı bir anlam taşıyabilir.
Ve belki benim annemle babamın hatırasına gösterebileceğim en güzel sadakat, onların yokluğunu yalnızca kendi acım olarak taşımak yerine, başkalarının hayatına da iyilikle dokunabilmektir.
Şimdi akşam oluyor.
Evin içinde bir sessizlik var.
Bazen eski günleri düşünüyorum. Annemin yaşadığı, babamın hayatta olduğu zamanları… Her şeyin bugünkünden daha kolay olduğu için değil; onların varlığının hayatıma kattığı o eşsiz duyguyu yeniden hatırlayabilmek için.
Bir anlığına gözlerimi kapatıyorum.
Kapı açılıyor sanki.
Annem mutfaktan sesleniyor.
Babam her zamanki yerinde oturuyor.
Ben yeniden çocuk oluyorum.
Ne kaybettiğim yıllar var ne söylenememiş sözler ne de bir mezar taşına dönüşmüş isimler…
Hepimiz aynı evdeyiz.
Birlikteyiz.
Sonra gözlerimi açıyorum.
Kapı kapalı.
Mutfak sessiz.
Sandalyeler boş.
Ve insanın içinden, yılların bile eskitemediği o istek geçiyor:
Anne, ne olur bir kez daha seslen bana…
Baba, ne olur bir kez daha yüzüme bak…
Hiçbir şey istemiyorum. Bir akşam daha aynı evde olalım, yeter…
Biliyorum, gelmeyecekler.
Bu gerçeği değiştirecek bir cümle, geçmişe uzanacak bir yol, zamanı geri çevirecek bir imkân yok.
Ama bazen insanın bütün hayatı boyunca en çok istediği şey, artık asla gerçekleşmeyecek kadar küçük bir şey oluyor.
Bir ses.
Bir bakış.
Bir sarılma.
Bir akşam yemeği.
Ben bugün hâlâ yaşamaya, yazmaya, hayaller kurmaya devam ediyorum. Güzel bir gün geçirdiğimde gülümseyebiliyor, yeni insanlarla tanışabiliyor, geleceğe ilişkin umutlar taşıyabiliyorum.
Fakat bazı akşamlar, içimdeki bütün yetişkinlik susuyor.
Ve geriye yalnızca annesini, babasını özleyen bir çocuk kalıyor.
O çocuğun ne büyük beklentileri var ne de dünyadan istediği olağanüstü bir şey.
Yalnızca eskiden olduğu gibi eve dönmek istiyor.
Kapıyı açtığında annesini görmek…
Babasının yanına oturmak…
Ve bir daha ayrılmayacaklarını sanarak uykuya dalmak…
Masada iki sandalye boş.
Ben ise hâlâ bazen üçüncü sandalyeye oturup onları düşünüyorum.
Bir zamanlar üçümüzün de bulunduğu o sofradan geriye, artık yalnızca benim hatırlayabildiğim konuşmalar kaldı.
Ve hayatımın sonuna kadar içimde taşıyacağım bir cümle:
“Anne, baba… Siz öldüğünüzde ben yalnızca sizi kaybetmedim. Bir daha asla dönemeyeceğim evimi, çocukluğumu ve sizin yanınızdayken olduğum o insanı da kaybettim.”